Zaman ilerledi, dünya değişti… Peki biz neyi kaybettik?
Bir zamanlar hayat daha yavaştı…
Ama belki de o yavaşlığın içinde, bugün aradığımız kadar büyük bir huzur vardı. İnsanların birbirine yetişmek için değil, birbirini görmek için kapı çaldığı yıllardı.
Seksenler…
Mahallelerin henüz beton duvarlarla birbirinden ayrılmadığı, çocukların akşam ezanına kadar sokaklarda oynadığı, bir evin kapısının sadece ev sahibine değil, komşuya, dosta, yoldan geçene de açık olduğu yıllar…
Sofralar kalabalıktı. Misafirlikler plansız, sohbetler uzun, dostluklar samimiydi.
Bayram demek yeni elbiselerden önce büyüklerin elini öpmekti. Bir çocuğun cebindeki birkaç şeker, dünyanın en büyük mutluluğuydu.
Telefonun çalması heyecanlandırırdı insanı. Bir mektubun gelmesi ise başka bir dünyaya açılan pencere gibiydi. Gelen mektup defalarca okunur, özenle saklanırdı.
Çünkü o zamanlar az şeyimiz vardı belki ama sahip olduklarımızın kıymetini bilirdik.
ÇOCUKLUĞUMUZ SOKAKLARDA KALDI
Çocukların dünyası sokaklardı.
Bir topun peşinde koşarken kurulan arkadaşlıklar, mahalle aralarında büyüyen dostluklar, akşam olunca annelerin pencereden çocuklarını çağırması…
O zamanlar mahallenin her çocuğu biraz bizim çocuğumuzdu.
Birinin canı yansa herkes koşardı. Bir evde yemek pişse kokusu bütün sokağa yayılırdı. Komşunun derdi, yalnızca komşunun derdi değildi.
Mahalle vardı, komşuluk vardı, dayanışma vardı.
Belki de çocukluğumuzun en büyük zenginliği buydu.
SONRA YILLAR DEĞİŞTİ
Seksenlerden doksanlara, doksanlardan iki binli yıllara geldik.
Teknoloji gelişti. Telefonlar cebimize girdi. Mesafeler kısaldı. Dünyanın öbür ucundaki insanla birkaç saniyede konuşur olduk.
Ama tuhaf bir şey oldu…
Mesafeler kısalırken gönüller uzaklaştı.
Eskiden bir bakışta anlaşan insanlar, bugün kendilerini anlatabilmek için uzun uzun cümleler kuruyor.
Eskiden dostluklar yıllarla sınanırdı; şimdi birkaç mesajla başlayıp birkaç sessizlikle bitebiliyor.
Fotoğraflar çoğaldı ama hatıraların sıcaklığı azaldı.
Sesler çoğaldı ama samimiyetin sesi giderek kısıldı.
Herkes birbirine bir telefon kadar yakın görünürken, bazen aynı masada oturan insanlar bile birbirine kilometrelerce uzak…
İKİ YAŞAM ARASINDA ÇOK FARK VAR
Bir tarafta az eşya, çok hatıra…
Diğer tarafta çok eşya, ama çoğu zaman eksik kalan bir huzur.
Bir tarafta saatlerce süren sohbetler, diğer tarafta birkaç kelimelik mesajlar…
Bir tarafta kapısı çalınan komşular, diğer tarafta telefon rehberinde yüzlerce isim ama aranacak birkaç kişi…
Belki de özlediğimiz yalnızca geçmiş değil.
Geçmişte kalan insanlığımız.
Birbirimize duyduğumuz güveni, karşılık beklemeden yaptığımız iyilikleri, içten gülüşleri, uzun sohbetleri ve küçük şeylerden mutlu olabilmeyi özlüyoruz.
Çünkü zaman değişti.
Şehirler değişti.
Sokaklar değişti.
Teknoloji değişti.
Ama insanın içindeki bazı ihtiyaçlar hiç değişmedi.
Hâlâ gerçek bir dosta, samimi bir sohbete, içten bir gülüşe ve zor zamanımızda sessizce yanımızda duracak bir omuza ihtiyacımız var.
BELKİ DE ASIL ÖZLEDİĞİMİZ…
Seksenlerden iki binli yıllara geldik.
Takvimler değişti, yıllar birbirini kovaladı. Çocukluğumuz büyüdü, mahalleler şehir oldu, sokak oyunları ekranlara taşındı.
Ve biz farkına varmadan yıllar geçti.
Şimdi geriye dönüp baktığımızda anlıyoruz ki…
Özlediğimiz şey eski televizyonlar, eski arabalar, eski sokaklar ya da eski eşyalar değil.
Özlediğimiz; o eşyaların etrafında biriken insanlık.
Birlikte içilen çayın tadı…
Bayram sabahlarının heyecanı…
Mahalle arkadaşlığının sıcaklığı…
Komşunun kapısını çalmanın doğallığı…
Bir dostun “Nasılsın?” derken gerçekten cevabını merak etmesi…
Belki de hayatın bize öğrettiği en büyük gerçek şu:
Zaman hiçbir şeyi geri getirmiyor. Ama geçmiş, bize neyi kaybettiğimizi hatırlatıyor.
Seksenlerden iki binli yıllara geldik.
Hayat hızlandı, dünya küçüldü, imkânlarımız çoğaldı.
Ama bazen insan, bütün bu kalabalığın içinde geçmişten kalan küçücük bir anıya sığınıyor.
Bir sokak…
Bir çocukluk arkadaşı…
Bir bayram sabahı…
Bir annenin sesi…
Bir babanın eli…
Bir komşunun kapıyı çalması…
Ve o anda anlıyoruz:
Bazı yıllar geçmez.
Bazı insanlar unutulmaz.
Bazı güzellikler ise yalnızca hatıralarda yaşar.
Belki de bizim asıl özlediğimiz seksenler değil…
O yıllarda kalan kendimiziz.
Hasan GİRGİN
SEKSENLERDEN İKİ BİNLİ YILLARA…



