Zaman, tarihin acı sayfalarını çabuk tüketmeye meyillidir. Takvimler yaprak yaprak dökülürken, insanoğlu çoğu zaman geçmişin üzerine bir sünger çekip kendi günlük telaşına, ekmek kavgasına döner. Ancak bazı tarihler vardır ki, zamanın o umursamaz akışına inatla direnir; insanlığın vicdan haritasında silinmez birer çentik, kapanmaz birer yara olarak kalır. 7 Ekim işte tam da böyle bir eşiktir. Dördüncü yılına girdiğimiz bu ağır süreçte, Orta Doğu’nun ortasında, hepimizin gözü önünde cereyan eden ve soykırım boyutlarına varan Gazze katliamı; sadece bir coğrafyanın değil, çağımızın ve bizzat insan olmanın bitmeyen bir sınavına dönüştü.
Haber bültenlerinde ekranın altından soğuk bir akışla geçen rakamlardan, her gün güncellenen istatistiklerden bahsetmiyorum. Bahsettiğim şey; bir annenin kucağındaki cansız evladına son sarılışı, okulları ve oyun alanları yerle bir edilen çocukların hevesleri, bir gecede haritadan silinen aileler ve bizzat insanlığın haysiyetidir. Gücü elinde tutan dünya devlerinin, her fırsatta insan haklarından dem vuran uluslararası kurumların ve o cafcaflı hukuk metinlerinin Gazze’nin enkazı altında nasıl ezildiğini hep birlikte izledik. Maskelerin birer birer düştüğü, kelimelerin anlamını yitirdiği bir çağda ayakta kalmaya çalışıyoruz.
Tam da bu noktada, bir yerel gazete sütunundan bakarken zihinleri kurcalayan o meşhur soru beliriveriyor: “Dünyayı sarsan bu büyük fırtınada, Trakya’nın bağrından, Ergene’den yükselen bir ses neyi değiştirebilir ki? Uluslararası siyasetin o devasa, acımasız çarkları dönerken, bizim burada hissettiğimiz acının veya kurduğumuz cümlenin bir karşılığı var mıdır?” İşte asıl hataya düştüğümüz, kendi kabuğumuza çekilmeye ikna edildiğimiz nokta tam olarak burasıdır.
Çünkü Gazze’de yaşananlar sadece jeopolitik bir satranç oyunu, uluslararası ilişkilerin sıradan bir alt başlığı ya da bize uzak bir coğrafyanın kaderi değildir. Bu mesele, evrensel bir vicdan, ahlak ve adalet meselesidir. Ergene’de sabahın ilk ışıklarıyla servise binip fabrikadaki vardiyasına yetişmeye çalışan bir işçimizin, tarlasındaki ayçiçeğine, buğdayına gözü gibi bakan çiftçimizin, dükkânının kepengini dualarla açan esnafımızın içindeki adalet duygusu; Gazze’de evladı için çaresizce çırpınan bir babanın kalbiyle aynı ritimde atar. Trakya insanının genlerinde var olan o mazluma kucak açan, haksızlığa karşı içten içe bilenen, komşusu açken tok yatmaktan utanan köklü ruhu; dünyayı sarsan bir zulme karşı gözünü kapatmayı reddeder. Yerel kalmak, dünyada olup bitene sırtını dönmek değil; küresel adaletsizliğe tam da kendi durduğun yerden, Trakya’nın Trakya gibi duran o temiz vicdanıyla yanıt vermektir.
Küresel ölçekte işlenen bu insanlık suçları karşısında, kendi sokağımızda, kendi mahallemizde yapabileceğimiz şeyler sanıldığından çok daha hayati ve değerlidir. Katliamlar karşısında çaresizlik hissine kapılıp kabuğumuza çekilmek yerine, yereldeki duruşumuzu ve samimiyetimizi
sağlamlaştırmak zorundayız. Öncelikle, bilincimizi ve Trakya insanına yakışan o lekesiz tüketim ahlakını gözden geçirmekle işe başlamalıyız. İnsan hayatını hiçe sayan, bombaların finansmanına dolaylı da olsa destek veren küresel çarklara karşı kendi mutfağımızda, pazarımızda ve alışverişimizde gösterdiğimiz her bilinçli tercih, safımızı belli eden birer kalkandır. Karınca misali, taşıdığımız bir damla suyla yangını söndürmeye gücümüz yetmeyecek olsa bile, hangi tarafta durduğumuzu ilan etmektir bu.
İkinci olarak, toplumsal dayanışmamızı diri tutmaktır. Ergene’deki sivil toplum kuruluşlarımızın, yerel yönetimlerimizin, eğitimcilerimizin ve en önemlisi gençlerimizin bu insani duyarlılığı bir bayrak gibi taşıması gerekir. Gençlerimize sadece bir meslek edinmeyi değil, dünyanın neresinde olursa olsun bir masumun hakkını savunacak bir vicdan pusulasına sahip olmayı öğretmek, Ergene’nin geleceğine yapacağımız en büyük yatırımdır.
7 Ekim’in yıldönümü bize tek bir hakikati fısıldıyor: Coğrafyalar, diller, renkler ve kültürler ayrı olabilir; ancak bir çocuğun gözyaşının rengi ve bir annenin feryadındaki sızı her dilde aynıdır. Gazze’deki çocukların yaşama, büyüme ve hayal kurma hakkını savunmak; aslında Ergene’deki kendi evlatlarımızın geleceğine daha adil, daha insani ve güvenli bir dünya bırakma mücadelesidir.
Tarih, günü geldiğinde sadece bombaları yağdıranları ve emri verenleri kaydetmeyecek; o bombalar masumların üzerine düşerken konforlu alanlarında susanları da, gücü yettiğince haykırıp vicdanın tarafında duranları da yazacak. Bizler Ergene’den, Trakya’nın o kocaman yürekli insanlarının arasından adaletin, merhametin ve insanlığın sesi olmaya, bu lekesiz duruşu büyütmeye devam edeceğiz.
Mert BALTACIOĞLU



